FORUM BÖYLE M'OLUR?
FORUM BÖYLE M'OLUR?
İklim Adaleti Forumu'na Demokrasi, Bağımsızlık, Temsil ve Karar Hakkı Üzerine 15+5 Soru
SunuşHalkların İklim Zirvesi'ni (HİZ) tartışırken üzerinde durduğumuz konulardan biri, aşağıdan yukarıya kurulması beklenen bir sürecin zamanla yukarıdan aşağıya işleyen bir yapıya dönüşme kaygısıydı. "Halkların Zirvesi: Kimlerle? Hangi İlkelerle?" başlıklı yazıda HİZ'in karar alma biçimini, destekçi yapısını, temsil ilişkilerini, şeffaflığını ve çeşitli kurumlarla kurduğu ilişkileri bu nedenle tartışmaya açtık.¹ Şimdi benzer soruları İklim Adaleti Forumu'na, kısaca İAF'a yöneltmenin de gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Bunu HİZ ile İAF'ı karşı karşıya getirmek için yapmıyoruz. Her iki oluşumun içinde de iklim ve ekoloji mücadelesine yıllardır emek veren, yaşam alanlarını savunan ve farklı mücadele deneyimlerinden gelen arkadaşlarımız bulunuyor. Tartışmamız kişilerin niyetleri üzerine değil, kurduğumuz örgütlenmelerin nasıl işlediği üzerine. Başkalarından talep ettiğimiz demokrasi, şeffaflık, bağımsızlık, temsil ve hesap verebilirliği kendi örgütlenmelerimizden de talep edemezsek eleştirimizin inandırıcılığı zayıflar.
Bu tartışmayı HİZ ve İAF ile sınırlı tutmanın da doğru olmadığını düşünüyoruz. Ekoloji Birliği de bu konuyu kendi bileşenleriyle ele alacaktır. HİZ'e ve İAF'a yönelttiğimiz soruların benzerlerini Ekoloji Birliği'ne de yöneltebilmeliyiz. Ardından aynı açıklıkla Karıncalar Ekoloji Ağı'nın deneyimini de değerlendirebilmeliyiz. Demokrasi talebimizin değeri, onu eleştirdiğimiz oluşumlara olduğu kadar içinde bulunduğumuz örgütlenmelere de yöneltebildiğimiz ölçüde ortaya çıkar.
Önümüzde bizi yeniden yan yana getirecek somut nedenler de var. 2 Ekim'de Artvin'de Reşit Kibar'ın altıncı duruşması görülecek. İstanbul'dan Artvin'e yeniden bir yaşam ve dayanışma yolculuğu düzenleniyor. Dayanışma otobüsü 1 Ekim'de Kadıköy'den yola çıkıyor. Yaşam alanlarını savunurken öldürülen Reşit Kibar'ın davasında dayanışmayı büyütmek için yola çıkacak bu otobüse HİZ'den, İAF'tan, Ekoloji Birliği'nden, Karıncalar'dan ve bütün yaşam savunucularından arkadaşlarımızın birlikte sahip çıkmasını önemsiyoruz. 7 Ekim'de ise Hakan Tosun'un öldürülmesine ilişkin dava için yeniden adliyede olacağız. Hakan'ın yaşamı boyunca kurmaya çalıştığı ilişkiler de farklı mücadeleleri birbirinden ayırmak yerine aralarında dayanışma köprüleri kurmanın önemini hatırlatıyor.
HİZ'de ve İAF'ta bulunan arkadaşlarımıza çağrımız aynı: 2 Ekim'de Reşit Kibar için, 7 Ekim'de Hakan Tosun için yan yana gelelim. Farklı düşüncelerimiz, örgütlenme anlayışlarımız ve birbirimize yönelik eleştirilerimiz olabilir. Bunları saklamadan konuşalım; konuşurken de birbirimizi ortak mücadele alanının dışına itmeyelim.
İAF ortaya çıktığında, HİZ'den farklı bir örgütlenme zemininin kurulabileceğine ilişkin önemli bir imkân belirmişti. Antalya Barosu'nun girişimiyle başlayan süreç, Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu ailesiyle kurulan ilişki ve yerelin sözünü öne çıkarma yönündeki ilk açıklamalar umut vericiydi. HİZ'in yukarıdan aşağıya işleyen örgütlenme biçimine itiraz ettiğimiz için İAF'la ilişki kuran arkadaşlarımızı destekledik. Bu fikri ortaya atan arkadaşlarla Zoom üzerinden görüşmeler yaptık. Karıncalar Ekoloji Ağı, Ekoloji Birliği ve başka ekoloji mücadelelerinde edinilen deneyimlerin bu yeni sürece katkı sunabileceğini düşündük.
Bugün de İAF içinde emek veren arkadaşlarımızın çabasını önemsiyoruz. Burada yönelttiğimiz sorular kişilere değil, hep birlikte kurmaya çalıştığımız örgütlenmenin nasıl işlediğine ilişkindir. Aynı soruları kendimize de yöneltmeye çalışıyoruz. Çünkü bir forumun demokratik niteliğini, adında "forum" sözcüğünün bulunması değil; yetkinin nasıl dolaştığı, kararların nerede alındığı ve karar hakkının kimler arasında nasıl paylaşıldığı belirler.
FORUM BÖYLE M'OLUR?
İklim Adaleti Forumu'na Demokrasi, Bağımsızlık, Temsil ve Karar Hakkı Üzerine 15+5 Soru
Forum Ne Demektir?
İAF tartışmasını takip etmeyenler açısından önce "forum" sözcüğünden ne anladığımızı açıklamak yararlı olabilir. Türkiye'de forum kavramı özellikle Gezi sonrasında önemli bir politik anlam kazandı. Parklarda, mahallelerde ve meydanlarda yapılan forumlarda insanlar aynı yerde toplanıp konuşmanın ötesinde gündemi birlikte oluşturmaya, tartışmaya ve ne yapacaklarına birlikte karar vermeye çalışıyordu. Forumun demokratik niteliği de buradan geliyordu.
Bu nedenle katılım ile karar hakkını birbirinden ayırmak gerekir. Yüz kişinin katıldığı toplantıda herkes konuşmuş, görüşlerini açıklamış ve önerilerini sunmuş olabilir. Toplantının ardından hangi önerinin karara dönüşeceğine, sonuç metninin nasıl yazılacağına veya kimlerin temsilci olacağına daha dar bir çevre karar veriyorsa geniş katılım gerçekleşmiş olsa da karar hakkı aynı ölçüde paylaşılmamış demektir.
Forum, insanların görüşlerinin toplanıp daha sonra başka yerde değerlendirilmesinin ötesinde anlam taşır. Katılanların ortak irade oluşturabildiği ve bu iradenin karar süreçlerine doğrudan yansıdığı zemin olması beklenir. Dolayısıyla forumun demokratik niteliğini konuşanların sayısından çok yetkinin nasıl dağıldığı ve kararın nasıl oluştuğu gösterir.
Bu ayrım İAF açısından önemlidir. Çünkü İAF kendisini aşağıdan yukarıya, doğrudan katılıma dayalı ve merkezi olmayan bir yapı olarak tarif ederek yola çıktı. Buradaki tartışmamız da bu iddianın pratikte nasıl karşılık bulduğunu anlamaya yöneliktir.
Antalya'da Başlayan Süreç
İAF sürecini bilmeyenler için başlangıç noktasına dönelim. 28 Ocak 2026'da Antalya'da yapılan toplantı, İklim Adaleti Forumu'nun kuruluş sürecinin başlangıç adımlarındandı. Toplantıya 17 dernek ve inisiyatifin yanı sıra beş siyasi parti, beş sendika, beş meslek odası, Antalya Kent Konseyi ve yerel yönetimlerden temsilciler katıldı.
Antalya Barosu Başkanı toplantının açılışını yaptı. Duygu Kozanoğlu ve Salim Berkay Aksu toplantının açılışı ve gündeminin oluşturulmasında rol aldı; toplantıyı Salim Berkay Aksu yönetti. Fevzi Özlüer ise iklim adaleti ve hukuk üzerine çerçeve sunum yaptı. Antalya'dan başlayan süreç böylece hukukçuların, ekoloji mücadelesinden insanların, sendikaların, meslek örgütlerinin, siyasi yapıların ve farklı toplumsal kesimlerin buluştuğu daha geniş bir forum arayışına dönüştü.
Toplantının ardından açıklanan örgütlenme anlayışı önemli ilkeler içeriyordu. Merkezi olmayan yapıdan, doğrudan katılımdan, yerel örgütlenmelerden ve dönemsel genel kurullardan söz ediliyordu. Sekretaryanın görevinin hiyerarşik yönetim oluşturmak değil, süreci kolaylaştırmak olduğu belirtiliyor; çalışmaların ve kararların kamuoyuyla paylaşılması öngörülüyordu.
Bu ilkeler İAF'ın farklı örgütlenme deneyimi yaratabileceğine ilişkin beklentinin nedenlerindendi. Demokratik örgütlenmeler açısından sınav ise ilkelerin ilan edilmesinden sonra başlıyor. "Yatayız", "merkezi değiliz" veya "aşağıdan yukarıya örgütleniyoruz" demek kendi başına yataylığı yaratmıyor. Bu ilkelerin karar mekanizmalarında, temsil ilişkilerinde, sekretaryanın görevlerinde ve yerel forumların yetkisinde somut karşılıklarının bulunması gerekiyor.
12 Nisan: Program ve Örgütlenme
12 Nisan'da Konyaaltı Cemevi'nde gerçekleştirilen ikinci forumla süreç yeni bir aşamaya geçti. Program ve örgütlenme tartışmaları yürütüldü ve farklı alanlarda çalışma grupları oluşturuldu. İklim krizinin tarımdan suya, gıdadan emeğe, kentlerden toplumsal cinsiyete, hukuktan kültürel mirasa kadar geniş bir alanı kapsadığı düşünüldüğünde çalışma gruplarının oluşturulması anlaşılır ve gerekliydi.
Çalışma grupları oluştuğunda demokratik örgütlenmenin temel soruları da ortaya çıkıyor. Bu gruplara kimlerin katıldığı, kolaylaştırıcıların nasıl belirlendiği, çalışma gruplarının öneri hazırlamakla mı sınırlı olduğu yoksa İAF adına karar verme yetkilerinin bulunup bulunmadığı, hazırlanan metinlerin yerel forumlara ve katılımcılara geri dönüp dönmediği önem kazanıyor. Çalışma gruplarından çıkan önerilerin İAF'ın ortak görüşüne dönüşmesinin hangi mekanizmayla gerçekleştiğini bilmek de aynı nedenle önemlidir.
Bunları teknik ayrıntılar olarak görmemek gerekir. Örgütlenmede yetkinin nerede bulunduğunu ve nasıl dolaştığını çoğu zaman bu mekanizmalar gösterir.
Yerel Forumlar ve Aşağıdan Yukarı Örgütlenme
İAF'ın kuruluşunda umut veren başlıklardan biri yerel forumların geliştirilmesi düşüncesiydi. Denizli'de, Salda'da, İstanbul'da, Kumluca'da, Edremit'te ve başka yerlerde toplantılar gerçekleştirildi. Yerelde yaşayan insanların kendi sorunlarını, mücadelelerini ve iklim krizinin bulundukları yerdeki sonuçlarını doğrudan konuşabilecekleri alanların çoğalması kuşkusuz değerlidir.
6 Temmuz'da İstanbul Barosu'nda yapılan toplantıya bizlerden de katılanlar oldu. Farklı mücadelelerden, örgütlerden ve alanlardan insanların söz aldığı, eleştirilerini ve önerilerini dile getirdiği toplantıların ortak mücadele zeminini geliştirebileceğini düşünüyoruz. Tam burada aşağıdan yukarıya örgütlenmenin ne anlama geldiğini belirleyecek sonraki aşamaya geçiyoruz: Yerel toplantılarda ortaya çıkan irade İAF'ın ortak kararlarına nasıl yansıyor?
29 Eylül itibarıyla 6 Temmuz İstanbul toplantısının kamuoyuna açık kapsamlı sonuç veya karar metnine ulaşamamış olmamız bu soruyu daha önemli hale getiriyor. Gözümüzden kaçmış belge varsa paylaşılması kuşkusuz bizi de düzeltir ve tartışmayı berraklaştırır. Amacımız eksik bilgi üzerinden hüküm vermek değil, işleyişin nasıl olduğunu anlamaya çalışmaktır.
Asıl konu toplantıların yapılıp yapılmadığından çok, forumlarda oluşan sözün nereye gittiğidir. Yerel toplantılarda dile getirilen öneriler nasıl kayda geçiriliyor? Hangileri ortak kararlara dönüşüyor? Dönüşmeyen önerilerin durumu nasıl belirleniyor? Yerel forumlar İAF'ın karar süreçlerinin asli parçaları mı, yoksa ortak yapıya görüş taşıyan danışma alanları mı?
Aşağıdan yukarıya örgütlenmenin anlamı burada belirginleşiyor. Aşağıda konuşulanların yukarıya taşınması yetmez. Kararın kendisinin aşağıdan kurulması gerekir.
Çiftçi-Sen Deneyimi ve Yerelden Kurulan Model
Bu tartışmada Adnan Çobanoğlu'nun ve Çiftçi-Sen'in dile getirdiği yaklaşım ayrıca dikkate değer. Çobanoğlu'nun anlattığı modelde önce yerel forumların oluşması, ardından bu yerel iradelerin ulusal düzeyde koordinasyon yaratması öngörülüyor. İAF'ın COP31 dönemine sıkışmış geçici bir kampanya değil, daha uzun vadeli mücadele zemini olması gerektiği ifade ediliyor.
Bu yaklaşım İAF'ın kuruluşunda ifade edilen aşağıdan yukarıya örgütlenme anlayışıyla uyumlu görünüyor. Çiftçi-Sen'in uluslararası fonlara ilişkin açık tutumu da tartışmamız açısından önem taşıyor. Toplumsal mücadele örgütlerinin mali bağımsızlığı ile politik bağımsızlığı arasındaki ilişkinin hep birlikte daha fazla konuşulması gerektiğini düşünüyoruz.
Burada kişilerin veya yapıların niyetini değerlendirmek yerine örgütlenmenin bütününe bakmak daha doğru olur. Yerel forumların kendi iradelerini oluşturup oluşturamadığı, ulusal koordinasyonun bu iradeler tarafından belirlenip belirlenmediği ve Çiftçi-Sen tarafından dile getirilen yaklaşımın İAF'ın ortak örgütlenme modeli mi yoksa yapı içindeki farklı yaklaşımlardan biri mi olduğu açıklığa kavuştuğunda süreci anlamamız kolaylaşacaktır.
Barolar, Sekretarya ve Yetkinin Dolaşımı
Antalya Barosu'nun İAF'ın ortaya çıkışındaki rolü önemliydi. Baroların ekoloji ve yaşam hakkı mücadelelerine hukuki destek sunması, hak ihlallerini takip etmesi ve kamusal tartışma alanları açması değerlidir. İstanbul Barosu'nun ve başka baroların sürece katkısını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekir.
Bununla birlikte demokratik forum açısından kurumların katkısıyla karar yetkisini birbirinden ayırmak önemlidir. Kurumlar toplantı salonı sağlayabilir, hukuki bilgi sunabilir veya sekretarya işlerine katkıda bulunabilir. Bu katkılar kendiliğinden forum adına daha fazla karar yetkisi vermemelidir. Aynı durum akademisyenler, uzmanlar, hukukçular, meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşları açısından da geçerlidir.
Bilgi, deneyim ve kurumsal kapasite önemlidir; bunlar kendiliğinden politik karar yetkisi yaratmaz. Bu nedenle sekretaryanın konumu üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Sekretarya gerçekten kolaylaştırıcıysa yerel forumlardan, çalışma gruplarından ve genel kurullardan çıkan iradenin dolaşımını sağlaması beklenir. Bilgiyi toplar, iletişimi kurar, toplantıları kolaylaştırır ve alınmış kararların uygulanmasını takip eder.
Sekretarya gündemi belirlemeye, hangi önerilerin öne çıkacağına karar vermeye, temsilcileri seçmeye veya forumların yerine politik karar almaya başladığında kolaylaştırıcılık ile yönetim arasındaki sınır belirsizleşebilir. Bu tehlike İAF'a özgü değildir. Hepimizin içinde bulunduğu yatay örgütlenmelerde karşılaşabileceğimiz sorunlardandır.
Hiyerarşi her zaman tüzükte yazılı biçimde ortaya çıkmaz. Bilgiye daha fazla sahip olanların, iletişim ağlarını yönetenlerin, toplantıları organize edenlerin veya dış ilişkileri yürütenlerin çevresinde zamanla fiili merkezler oluşabilir. Bunu kendi örgütlenme deneyimlerimizden de biliyoruz. Yataylığı kişilerin iyi niyetine bırakmak yerine yetkinin dolaşımını sağlayacak demokratik mekanizmalar kurmak gerekir. Görevlerin dönüşümlü olması, temsilcilerin yerel yapılar tarafından belirlenmesi, verilen yetkinin sınırlarının açık olması, gerektiğinde geri alınabilmesi ve kararların kayıt altına alınması bu nedenle önemlidir.
Şeffaflık, Kaynak ve Bağımsızlık
HİZ tartışmasında üzerinde durduğumuz başlıklardan biri şeffaflıktı. "Halkların Zirvesi: Kimlerle? Hangi İlkelerle?" yazısında HİZ'in kimlerle, hangi kaynaklarla ve hangi ortak ilkelerle kurulduğunu sormuş; destekçi listesi ile mali destek arasındaki ayrımı özellikle vurgulamıştık.¹ Destekçi olmak mali destek vermek anlamına gelmediği gibi, finansman ilişkileri de varsayımlarla değil açık bilgi üzerinden tartışılmalıdır. HİZ'e yönelttiğimiz bu ölçüyü İAF için ve kendi yapılarımız için de kullanabilmeliyiz.
Fon tartışmasına yaklaşımımızı daha önce "Yaşam Savunusu Fonla Değil, Yürekle Yapılır!" başlıklı yazıda ele almıştık.² Orada özellikle yaşam alanı mücadelelerinin proje mantığına dönüşmesi, yerel halkın politik özne olmaktan çıkarak "hedef kitle" haline gelmesi ve finansman ilişkilerinin mücadelenin dilini ve önceliklerini değiştirebilme ihtimali üzerinde durmuştuk. Burada bu tartışmayı bütün fonları ve fon kullanan bütün kurumları aynı kategoriye yerleştiren genel bir fon karşıtlığı olarak kurmuyoruz. Medya, araştırma, akademi, kültür, sivil toplum ve doğrudan yaşam alanı mücadelelerinin mali ilişkileri aynı biçimde değerlendirilemez. Bizim burada üzerinde durduğumuz, finansman ile politik ve örgütsel bağımsızlık arasındaki ilişkidir.
Bu nedenle mali bağımsızlık ile mali şeffaflığı birbirinden ayırmak yararlı olacaktır. Örgüt şirketlerden veya uluslararası fonlardan para almıyor olabilir; faaliyetlerinin nasıl finanse edildiği bilinmiyorsa şeffaflık sorusu devam eder. Tersi de mümkündür. Yapı aldığı destekleri açıklayabilir; desteğin kaynağı, koşulları ve politik niteliği ayrıca tartışılabilir. Kaynağın yurtiçinden veya yurtdışından gelmesi de kendi başına yeterli ölçüt değildir. Kaynağın kimden geldiği, hangi koşullarla verildiği, neyi finanse ettiği ve karar bağımsızlığını etkileyip etkilemediği daha açıklayıcı sorulardır.¹ ²
Salon, ulaşım, konaklama, basım, teknik altyapı ve iletişim giderleri de bu çerçevenin parçasıdır. Ayni desteklerin de mali destekler gibi görünür olması gerekir. Bu soruları sormak herhangi bir kişiyi veya yapıyı "fonculukla" suçlamak anlamına gelmemelidir. Tersine, böylesi suçlamalara zemin hazırlayan belirsizlikleri ortadan kaldırmanın etkili yollarından biri açık ilkelere ve şeffaf bilgiye sahip olmaktır.
Ekoloji hareketinin bağımsızlığını savunuyorsak bunun örgütsel ve mali karşılığını da birlikte kurmamız gerekir. Buradaki ölçüt paranın varlığı veya yokluğundan önce, mali ilişkinin mücadele edenlerin kendi sözünü, gündemini ve kararını kurabilme kapasitesini nasıl etkilediğidir. Bu soru bizi finansman tartışmasından doğrudan karar hakkı tartışmasına götürüyor.
Politik Özneler Nerede?
Buraya kadar İAF'ın örgütlenme biçimini tartıştık. İklim adaletinden söz ederken örgütün nasıl çalıştığı kadar kimin politik özne kabul edildiğini de sormamız gerekiyor. Köylülerden ve yerel topluluklardan, emekçilerden ve kadınlardan söz etmek ile onları karar süreçlerinin gerçek özneleri olarak kabul etmek aynı şey değildir.
Katılım ile karar hakkı arasındaki ayrım burada yeniden karşımıza çıkıyor. Toplantıya çağrılmak, söz almak, görüş bildirmek ve yaşanan sorunları anlatmak demokratik sürecin parçalarıdır. Gündemin kim tarafından belirlendiği, önerilerin hangilerinin karara dönüşeceği, ortak metinlerin kimler tarafından hazırlanacağı ve temsil yetkisinin nasıl verileceği ise karar hakkının nerede bulunduğunu gösterir.
İklim adaletinin politik özneleri üzerine düşünürken bu soruların köylüler ve yerel topluluklar, emekçiler ve kadınlar açısından ayrıca sorulması gerektiğini düşünüyoruz.
Köylü ve Yerel Topluluklar Nerede?
Türkiye'de ekoloji hareketinin önemli deneyimlerinin çoğu doğrudan yerel mücadelelerden doğdu. Bergama, Fırtına, Gerze, Cerattepe, İkizdere, Akbelen, Kazdağları, Perşembe Yaylası ve başka birçok yerde insanlar yaşadıkları alanları savunurken ekoloji hareketinin dilini ve pratiğini de dönüştürdüler.
Bu insanlar çevre hareketinin yardım etmesi gereken mağdurlar değildi. Kendi yaşam alanlarını savunurken politik özne haline geldiler. Köy Hakkı düşüncesinin çıkış noktası da budur.
Köy Hakkı, dışarıdan köylüler için geliştirilmiş akademik veya hukuki bir kavram olarak ortaya çıkmadı. Bergama'dan bugüne ekoloji hareketinin mücadele pratiğinin, köylülerin topraklarını, sularını, ormanlarını, meralarını ve yaşam biçimlerini savunurken sordukları soruların içinden gelişti. Akbelen ve İkizköy direnişçileriyle İstanbul'daki yaşam savunucularının buluştuğu Galata Forumu'nda açık biçimde dile getirildi ve daha sonra geliştirildi.
Bu nedenle Köy Hakkı bizim açımızdan aşağıda mücadele edenlerin deneyiminden yükselen bir kavramdır. Önce kavram kurulup ardından mücadeleye uygulanmadı; mücadele kendi kavramını üretmeye başladı.
İstanbul Barosu'ndaki hukukçuların ekoloji hareketinin bu yeni sürecine katılmasını heyecanla karşılamamızın nedenlerinden biri de buydu. Yaşam alanı mücadelelerinin yıllar içinde oluşturduğu deneyimin hukukçular tarafından duyulabileceğini, Köy Hakkı düşüncesinin tartışılabileceğini ve hukuk alanında hangi karşılıkları bulabileceğinin araştırılabileceğini umut ettik.
Çünkü köylülerin mücadele içinde sordukları soru son derece açıktı:
Bu toprakların maden sahası olduğuna kim karar verdi?
Köy Hakkı bu soruyu mülkiyet hakkının ötesine taşıyarak insanların yaşadıkları yer üzerindeki söz, karar ve gelecek kurma hakkını tartışmaya açıyor. Köyü idari yerleşim biriminden ibaret görmeyerek toprak, su, orman, mera, müşterekler, üretim, kültür ve toplumsal hafızadan oluşan bir yaşam alanı olarak ele alıyor.
İAF ortaya çıktığında, yerelin sözünü öne çıkaracağını söyleyen bir forum ile mücadelelerin içinden gelişen bu düşüncenin birbirini besleyebileceğini düşündük. Baroların ve yaşam savunucusu hukukçuların sürece katılması bu beklentimizi güçlendirdi.
Bugün bu konuda bir hayal kırıklığı yaşadığımızı da söylemek gerekiyor. Beklentimiz Köy Hakkı kavramının olduğu gibi benimsenmesi değildi. Aşağıdan gelen bu deneyimin duyulmasını, tartışılmasını ve köylülerin yaşam alanları üzerindeki karar hakkının İAF'ın hukuk, demokrasi ve iklim adaleti tartışmalarında karşılık bulmasını umuyorduk.
Bu nedenle sorumuz Köy Hakkı'nın kabul edilip edilmemesinden daha geniştir:
Aşağıdan mücadele ederek yükselenlerin ürettiği kavramlar, hukukçuların ve uzmanların bulunduğu yapılarda gerçekten duyuluyor mu?
İAF aşağıdan yukarıya örgütlenen bir forum olacaksa aşağıdan yukarıya hareket etmesi gereken şey insanların katılımından ibaret olamaz. Yerel mücadelelerin ürettiği bilgi, kavram ve siyasal deneyim de aşağıdan yukarıya hareket edebilmelidir.
Yereli elbette romantikleştirmemek gerekir. Köylerin ve yerel toplulukların içinde de eşitsizlikler, hiyerarşiler ve iktidar ilişkileri bulunur. Köy Hakkı bazı kişilerin köy adına karar vermesi değil, orada yaşayan insanların karar süreçlerine doğrudan ve eşit biçimde katılabilmesidir.
Bu nedenle yeniden aynı soruya geliyoruz:
Kararı yere yaklaştırırken, o yerde yaşayan insanların sözünü, bilgisini ve mücadele içinde ürettikleri kavramları da karar süreçlerine yaklaştırabiliyor muyuz?
Emekçi Nerede?
Köylünün yaşam alanı üzerindeki karar hakkını tartışıyorsak emekçinin üretim üzerindeki söz ve karar hakkını da tartışmamız gerekir. COP31'e giderken fosil yakıtlardan çıkış, enerji sisteminin dönüşümü, madenlerin ve termik santrallerin geleceği, sanayinin elektrifikasyonu, ulaşımın ve tarımın dönüşümü gibi başlıklar giderek daha fazla gündeme geliyor. Bunlar teknik iklim politikalarından ibaret değildir. Her kararın arkasında çalışan insanlar, aileler, kentler ve geçim ilişkileri vardır.
Bu noktada "adil geçiş" kavramına da eleştirel yaklaşmak gerekiyor. Kavramın emek hareketinden gelen tarihsel arka planı olsa da bugün hükümetler, şirketler ve uluslararası kuruluşlar tarafından yaygın biçimde kullanılıyor. Üretim ve mülkiyet ilişkilerine dokunmadan fosil ekonomiden düşük karbonlu ekonomiye geçişi yönetmenin dili haline geldiğinde sistem içi dönüşüm programının parçasına dönüşebilir.
Bu nedenle sorumuz "Geçiş adil mi?" ile sınırlı kalamaz. Nasıl bir dönüşümden söz ediyoruz? Bu dönüşüm bizi nasıl bir üretim ve yaşam düzenine götürecek? Neye, nerede ve ne kadar üretileceğine kim karar verecek? Enerji ve üretim araçları üzerindeki denetim kimde olacak? Dönüşümün maliyetini kim üstlenecek, kazanımlarından kim yararlanacak? Emekçiler kendileri hakkında alınmış kararların ardından korunması gereken insanlar olarak mı görülecek, yoksa dönüşümün yönünü belirleyen politik özneler arasında mı yer alacak?
Ekolojik krizi yaratan üretim, tüketim, mülkiyet ve iktidar ilişkilerine dokunmadan enerji kaynağını değiştirmek bizi fosil kapitalizmden "yeşil" kapitalizme taşıyabilir. Kömür madeninin yerini başka maden, termik santralin yerini başka büyük enerji yatırımı alırken karar yine şirketlerin ve merkezi iktidarların elinde kalıyorsa dönüşümün teknolojisi değişmiş, karar ilişkisi değişmemiş demektir.
Ekolojik yıkıma yol açan işletmelerin kapatılmasının bedeli orada çalışan emekçilere ödetilemez. Şirketlerin kazançları korunurken işçilere işsizlik ve güvencesizlik "ekolojik dönüşümün bedeli" olarak sunulamaz. Buna karşılık istihdamı korumak gerekçesiyle köylünün toprağının, suyunun, ormanının ve sağlığının feda edilmesi de kabul edilemez.
Köylü ile emekçiyi karşı karşıya getiren bu ikilemden çıkmanın yolu dönüşümün kendisini demokratikleştirmekten geçiyor. Üretimin ne için, nerede ve nasıl yapılacağı, hangi ihtiyaçların karşılanacağı, ekolojik sınırların nasıl gözetileceği, kararın ve mülkiyetin kimde bulunacağı tartışmanın parçası olmalıdır.
İAF açısından konu sendikaların toplantılara davet edilip edilmediğinden daha geniştir. Enerji, maden, sanayi, ulaşım, tarım ve başka alanlarda çalışan emekçilerin örgütlerinin iklim politikalarının oluşturulmasında hangi konumda bulunduğunu sormamız gerekiyor. Görüşlerine başvurulan paydaşlar mı, yoksa karar süreçlerinin politik özneleri mi?
Kadın Nerede?
Kadınları iklim krizinden daha fazla etkilenen veya korunması gereken toplumsal kesim olarak tanımlamak yeterli değildir. Böyle bir yaklaşım kadınların yaşamı kuran, sürdüren ve yaşam alanlarını savunan politik özneler olarak oynadıkları rolü geri plana itebilir.
Kadınların ekoloji mücadelelerindeki varlığını kadın ile doğa arasında kurulacak özcü yakınlıkla açıklamak da doğru olmaz. Kadınların doğaya erkeklerden daha yakın olduğu varsayımından değil, toplumsal ilişkiler içinde üstlendikleri üretim, bakım ve yaşamı yeniden üretme süreçlerinden hareket etmek gerekir.
Suya ve gıdaya erişim, tarımsal üretim, tohumun korunması, çocukların ve yaşlıların bakımı, ev içi emek ve gündelik yaşamın sürdürülmesi kadınların emeğiyle doğrudan kesişiyor. Bu emeğin önemli kısmı görünmez kalıyor, ücretlendirilmiyor ve çoğu zaman emek olarak bile kabul edilmiyor. Ekolojik yıkım gerçekleştiğinde yaşamın yeniden üretilmesinin yükü de ağırlaşabiliyor.
Burada mağduriyet anlatısının ötesine geçmemiz gerekiyor. Kadınlar yaşam alanlarının bilgisini, belleğini ve gündelik ilişkilerini taşıyan politik öznelerdir. Suyun nasıl kullanıldığına, gıdanın nasıl üretildiğine, müştereklerin nasıl korunduğuna ve yaşamın nasıl sürdürüldüğüne ilişkin bilgi de yaşam alanının bilgisidir. Bu bilgi uzman bilgisinin altında duran ham veri olarak görülemez.
Dolayısıyla kadınların forumlara katılıp katılmadığını sormak yeterli değildir. Gündemlerin oluşturulmasında, toplantıların yönetilmesinde, temsil görevlerinde, heyetlerde, koordinasyonlarda ve karar mekanizmalarında kadınların hangi konumda bulunduğuna da bakmak gerekir.
Bu soru Köy Hakkı açısından ayrıca önemlidir. "Köy kendi geleceğine karar vermelidir" dediğimizde köy adına kimin karar verdiğini de sormalıyız. Karar Ankara'dan köye gelebilir; fakat köyde erkekler karar veriyor ve kadınlar sonuçlarına uymak zorunda kalıyorsa karar coğrafi olarak yere yaklaşmış, kadınlara yaklaşmamış demektir.
Kadınların karar hakkı yerel demokrasiye sonradan eklenecek temsil başlığı değildir. Yerelin gerçekten demokratik olup olmadığını belirleyen ölçülerdendir. Üstelik aynı kadın köylü, tarım emekçisi, fabrikada çalışan işçi, ev içindeki ücretsiz bakım emeğini üstlenen kişi ve yaşadığı derenin ya da ormanın savunucusu olabilir. Burada sözünü ettiğimiz politik özneleri birbirinden kopuk kimlikler olarak değil, iç içe geçen toplumsal ilişkiler içinde düşünmemiz gerekiyor.
Yer–Karar İlişkisi
Köylüler ve yerel topluluklar, emekçiler ve kadınlar üzerinden yürüttüğümüz tartışma aynı soruya geliyor: Karar nerede alınıyor ve sonuçlarını yaşayacak insanlar karar süreçlerinin neresinde bulunuyor?
Bu soruyu "Kararı Yere Yaklaştırmak: Yer–Karar İlişkisi ve Yer–Karar Mesafesi" başlıklı yazıda daha geniş biçimde tartıştım.³ Orada merkez–çevre yaklaşımını reddetmeden bakışın başlangıç noktasını değiştirmeyi, merkezden değil, yerden iktidara ve karar süreçlerine bakmayı öneriyorum.
Yer–karar mesafesi coğrafi uzaklıktan ibaret değildir. Kararın sonuçlarını yaşayacak insanların karar süreçlerinden ne ölçüde uzaklaştırıldığını anlatır. Karar köye taşınmışken kadınlardan, fabrikaya yaklaşmışken emekçilerden, yerel foruma gelmişken forumun katılımcılarından uzak kalabilir. Fiziksel yakınlık demokratik karar hakkını kendiliğinden yaratmaz.
İAF açısından da soru budur. Yerel forumlarda oluşan söz İAF'ın kararlarına ne ölçüde dönüşüyor? Sekretarya, çalışma grupları ve uzmanlık alanları yerelde oluşan iradeyi kolaylaştırıyor mu, yoksa kararın ağırlık merkezi zamanla bu yapılara mı kayıyor?
Ekolojik demokrasi ile örgütsel demokrasi burada buluşuyor. Şirketlerin ve merkezi idarenin yaşam alanları hakkında uzaktan karar vermesine karşı çıkıyorsak kendi örgütlenmelerimizde de kararları o kararların sonuçlarını yaşayacak insanlardan uzaklaştırmamamız gerekir.
İAF'a yönelttiğimiz soruların arkasında bu nedenle daha genel bir soru bulunuyor:
Kararı, sonuçlarını yaşayacak insanlara ne kadar yaklaştırabiliyoruz?
2017'den Bugüne: Antalya'nın Ekoloji Hafızası
İAF'ın Antalya'da ortaya çıkmasının ayrıca tarihsel bir anlamı var. Antalya ekoloji mücadelesinin hem önemli hem acılı bir hafızası bulunuyor. Bu hafızanın yakın tarihindeki dönüm noktalarından biri Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu'nun mücadelesi ve öldürülmelerinin ardından ortaya çıkan dayanışma sürecidir.
9 Mayıs 2017'de Finike'de yaşam alanlarını taş ocaklarına karşı savunan Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu öldürüldü. Bunun üzerine Türkiye'nin farklı bölgelerinden yaşam savunucuları 27–28 Mayıs 2017'de Antalya'da bir araya geldi. Hakan Tosun da bu buluşmadaydı.
Buluşma Büyüknohutçu çiftinin anılmasıyla sınırlı kalmadı. Anma etkinliğinin ardından gerçekleştirilen forumda, yaşanan cinayetin ekoloji mücadelesi açısından ne anlama geldiği, yaşam alanlarını savunan insanların giderek büyüyen tehditlerle karşı karşıya kaldığı ve kendi yaşadıkları, mücadele ettikleri yerlerde hedef haline geldikleri konuşuldu. Farklı bölgelerde yürütülen mücadelelerin birbirinden kopuk kalmaması, yaşam savunucularının birbirlerine sahip çıkması, ekoloji örgütlerinin ve yaşam savunucularının ülke ölçeğinde daha güçlü ilişkiler kurarak mücadeleyi birlikte yükseltmesi gerektiği üzerinde duruldu.
Bu bakımdan Antalya Forumu sadece bir dayanışma toplantısı değildi. Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesinin ardından ortaya çıkan acı ve öfkeyi ülke ölçeğinde ortak mücadele ve örgütlenme arayışına dönüştüren önemli bir buluşmaydı. Daha sonra gelişecek iki farklı örgütlenme deneyiminin de beslendiği ortam burada oluştu.
Forumun ardından yaşam savunucusu bireyler arasındaki doğrudan dayanışmayı geliştiren "Karıncanın Kardeşi Var" ilişkisi güçlendi. Bu ilişkiler daha sonra Karıncalar Ekoloji Ağı'nın oluşumuna uzandı.
Karıncalar Ekoloji Ağı, örgütlerin temsiline dayalı bir birlik olarak değil, yaşam savunucusu bireylerin doğrudan katılımına ve birbirleriyle kurdukları yatay dayanışma ilişkilerine dayanan bir ağ olarak şekillendi. Farklı mücadelelerden gelen insanlar herhangi bir örgütü temsil etmek zorunda olmadan kendi sözleri ve sorumluluklarıyla ağın içinde yer alabildiler. Karıncalar'ın kuruluşu daha sonra Çevre Mühendisleri Odası'nda yapılan basın toplantısıyla kamuoyuna ilan edildi.
Antalya Forumu'nda dile getirilen ülke ölçeğinde ortak mücadele ihtiyacı ekoloji örgütleri açısından da karşılık buldu. Kasım 2017'de Bergama'da, ardından Mart 2018'de Eskişehir'de gerçekleştirilen buluşmalarda farklı bölgelerde mücadele yürüten ekoloji örgütlerinin kalıcı bir ortak zemin oluşturması tartışıldı. Bu süreç Ekoloji Birliği'nin kuruluşuna uzandı.
Ekoloji Birliği, Karıncalar Ekoloji Ağı'ndan farklı olarak bireylerin değil, ekoloji örgütlerinin birliği olarak şekillendi. Yerel ekoloji mücadelelerinin, derneklerin, platformların ve farklı ekoloji örgütlenmelerinin kendi kimliklerini koruyarak ortak sorunlar karşısında birlikte hareket edebilecekleri ülke ölçeğinde bir zemin oluşturmayı amaçladı. Yerel mücadeleler arasında bilgi ve deneyim aktarımını güçlendirmek, ortak tehditler karşısında dayanışmayı büyütmek ve farklı bölgelerde yürütülen mücadelelerin sesini ülke ölçeğinde yükseltmek bu örgütlenme arayışının temel yönlerinden biri oldu.
Böylece Antalya'daki anmanın ardından yapılan forumda dile getirilen ihtiyaç sözde kalmadı; gereği de yapıldı. Yaşam savunucusu bireylerin ülke ölçeğinde doğrudan dayanışmasını geliştiren Karıncalar Ekoloji Ağı ile ekoloji örgütlerini ülke ölçeğinde ortak mücadele zemininde buluşturan Ekoloji Birliği, farklı örgütlenme anlayışlarıyla bu ihtiyaca iki ayrı cevap oluşturdu. Biri bireylerin ağı, diğeri örgütlerin birliği olarak gelişti. İkisi de yerel mücadelelerin yalnızlaşmaması, aralarında dayanışma kurulması ve ekoloji mücadelesinin ülke ölçeğinde yükseltilmesi için o tarihten bu yana çaba gösteriyor.
Bu sürecin devamında Aysin ve Ali Ulvi Dostları da oluşturuldu. Dostlar, Büyüknohutçu çiftinin mücadelesini ve hatırasını yaşatmayı, onların yaşam alanları için yürüttüğü mücadeleyi görünür kılmayı ve adalet arayışını sürdürmeyi amaçladı. Böylece Büyüknohutçu çiftinin ardından gelişen dayanışma, anmanın ötesine geçerek bireylerin, örgütlerin ve dostlarının farklı biçimlerde sürdürdüğü kalıcı bir mücadele hafızasına dönüştü.
Bugün yine Antalya'da ortaya çıkan İklim Adaleti Forumu'nun Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu ailesiyle ilişki kurmuş olması bu nedenle anlamlı ve önemlidir. Ancak tam da burada üzerinde düşünülmesi gereken bir soru ortaya çıkıyor. İAF, aileyle ilişki kurarken Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesinin ardından Antalya'da gerçekleştirilen forumdan doğan bu örgütlenme ve dayanışma deneyiminin taşıyıcıları olan Karıncalar Ekoloji Ağı ve Ekoloji Birliği ile, ayrıca çiftin mücadelesini ve hafızasını yaşatan Aysin ve Ali Ulvi Dostlarıyla doğrudan ilişki kurarak görüş alışverişinde bulunma ve onların yıllar içinde biriktirdikleri deneyimlerden yararlanma yolunu neden tercih etmedi?
Burada Karıncalar Ekoloji Ağı'nın veya Ekoloji Birliği'nin İAF'a model olması gerektiğini söylemiyoruz. İki yapının farklı örgütlenme anlayışları ve yıllara yayılan farklı deneyimleri bulunuyor. Sorduğumuz daha temel bir sorudur: Aynı kentte, aynı acının ardından yapılan bir forumda ülke ölçeğinde dayanışma ve örgütlenme ihtiyacı tespit edilmiş, ardından bu ihtiyacın gereği yapılarak bireylerin ağı ve örgütlerin birliği şeklinde iki ayrı deneyim ortaya çıkmışken, bugün yine Antalya'dan yola çıkan yeni bir forum neden bu deneyimin taşıyıcılarıyla doğrudan istişare etmedi?
Hareketlerin belleği geçmişi hatırlamaktan ibaret değildir. Önceki mücadelelerde kurulmuş ilişkiler, dayanışma biçimleri ve örgütlenme deneyimleri yeni arayışların üzerinde düşünebileceği ortak bir bilgi oluşturur. Yeni yapılar kendi yollarını elbette kendileri bulacaktır. Fakat geçmiş deneyimlerle istişare etmek, onların bilgisinden yararlanmak ve mücadeleler arasındaki bağı korumak, ekoloji hareketinin her defasında yeniden başlamak zorunda kalmaması açısından önemlidir.
İAF'a 15+5 Soru
Buraya kadar anlattığımız süreci daha somut hale getirmek için İAF'a yönelttiğimiz soruları iki düzeyde toplamak mümkün. İlk 15 soru İAF'ın nasıl örgütlendiğini, kararların nasıl alındığını, temsilin nasıl oluştuğunu, yerel forumlarla sekretarya arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu ve kurumsal bağımsızlığın nasıl korunduğunu anlamaya yönelik. Ardından gelen beş soru hareketin hafızası, politik özneler ve karar hakkı üzerinden daha geniş bir demokrasi tartışmasına açılıyor.
Bu soruların bazılarının açık cevapları bulunabilir. Bazı belgeleri görmemiş veya bazı kararları takip edememiş olabiliriz. Böyle durumlarda bilgilerin paylaşılması bizi de düzeltir ve ortak tartışmayı geliştirir. Henüz cevabı oluşmamış sorular varsa onları da birlikte düşünmek mümkün. Sorularımızı kesin hükümler olarak değil, ortak örgütlenme deneyimimizi daha anlaşılır ve daha demokratik hale getirecek tartışmanın başlangıcı olarak görmek istiyoruz.
İşleyiş, Karar ve Temsil
1. İlk Antalya toplantısında ortaya konulan örgütlenme modeli bugün de geçerli mi? 28 Ocak'taki ilk toplantıda açıklanan doğrudan katılım, yerel örgütlenme, kolaylaştırıcı sekretarya ve dönemsel genel kurul anlayışı bugün de İAF'ın örgütlenme modeli midir? Değişiklikler yapıldıysa bunlara nerede, kimler tarafından ve hangi yöntemle karar verilmiştir?
2. İAF'ta son karar nerede ve nasıl alınıyor? Forumların, genel kurulun, sekretaryanın, çalışma gruplarının ve yerel toplantıların yetki sınırları nelerdir? Hangi karar hangi düzeyde alınmaktadır?
3. Sekretarya nasıl oluşuyor ve kime karşı sorumludur? Sekretaryada kimler bulunmaktadır, nasıl belirlenmişlerdir, görev süreleri ve dönüşüm veya geri çağırma mekanizmaları var mıdır? Yerel forumların sekretaryanın oluşumunda doğrudan yetkisi bulunmakta mıdır?
4. Kolaylaştırıcılık ile karar yetkisi arasındaki sınır nedir? Sekretaryanın görevi süreci kolaylaştırmaksa kendi başına alamayacağı kararlar açık biçimde tanımlanmış mıdır? Sekretarya ile forumların karar yetkileri nasıl ayrılmaktadır?
5. Çalışma grupları nasıl çalışıyor? 12 Nisan'da oluşturulan çalışma gruplarının üyeleri ve kolaylaştırıcıları nasıl belirlenmiştir? Çalışma grupları İAF adına karar verebilir mi, yoksa forumlara öneri mi sunmaktadır? Önerilerin ortak karara dönüşme süreci izlenebilir midir?
Yerel Forumlar ve Aşağıdan Yukarı Örgütlenme
6. Yerel toplantıların İAF içindeki konumu nedir? Denizli, Salda, İstanbul, Kumluca, Edremit ve başka yerlerde gerçekleştirilen toplantıların İAF'ın karar yapısı içindeki yeri nedir? Toplantının İAF forumu sayılabilmesi için ortak demokratik ölçütler bulunmakta mıdır?
7. Yerel forumların karar hakkı var mı? Yerel forumlar kendi gündemlerini oluşturabilir, kararlarını alabilir ve hayata geçirebilir mi? Ulusal düzeydeki sekretarya veya koordinasyon yerelde alınmış kararı değiştirebilir ya da geçersiz kılabilir mi?
8. Yerel forumlar kendi temsilcilerini belirleyebiliyor mu? Yerel forumlar kolaylaştırıcılarını, temsilcilerini ve ulusal koordinasyonda görev alacak kişileri kendileri belirleyebiliyor mu? Temsilcilerin görev süreleri var mı ve gerektiğinde geri çağrılabiliyorlar mı?
9. İAF adına kim konuşuyor? Basın açıklamaları, raporlar, saha ziyaretleri, kurumsal görüşmeler ve başka yapılarla ilişkiler konusunda İAF'ı temsil etme yetkisi kim tarafından verilmektedir? İAF adına konuşan kişinin hangi karara dayanarak bu yetkiyi kullandığı görülebiliyor mu?
10. Kararlar ve toplantı sonuçları kamuoyuna açık mı? Forumların sonuç metinleri, kararları, çalışma gruplarının raporları ve genel kurul sonuçları katılımcıların değerlendirmesine sunuluyor mu? Bunların düzenli yayımlandığı erişilebilir kamusal arşiv var mı? 6 Temmuz İstanbul toplantısının sonuç veya karar metni yayımlandı mı?
Kurumsal Yapı, Bağımsızlık ve Şeffaflık
11. Baroların İAF içindeki konumu nedir? Antalya Barosu'nun kuruluş sürecindeki önemli rolü ve diğer baroların katkısı düşünüldüğünde barolar İAF'ın eşit bileşenlerinden biri midir, kolaylaştırıcı kurumlar mıdır, yoksa örgütsel yapıda farklı konuma mı sahiptir? Başlangıçtaki kolaylaştırıcı rolün zaman içinde kalıcı kurumsal ağırlığa dönüşmemesi nasıl güvence altına alınmaktadır?
12. İAF'ın başka kurum ve yapılarla ilişkisi nasıl kuruluyor? Kumluca, Edremit ve başka yerlerde İAF ile birlikte adı geçen SOL Kent ve Ekoloji, TAKSAV veya başka siyasi, mesleki ve sivil yapılarla ilişkinin sınırları nelerdir? Bu kurumların katkısı ile İAF'ın bağımsız karar yapısı arasındaki ilişki nasıl kurulmaktadır?
13. Mali ve ayni destek konusunda İAF'ın ortak ilkesi nedir? Ulusal veya uluslararası fonlardan, vakıflardan, şirketlerden, siyasi partilerden, belediyelerden ve diğer kurumlardan mali veya ayni destek alınmasına ilişkin ortak ilke var mıdır? Salon, ulaşım, konaklama, basım ve teknik altyapı gibi giderler nasıl karşılanmaktadır?
14. Mali ve ayni destekler kamuoyuna açıklanıyor mu? İAF'ın faaliyetlerine mali veya ayni katkı sunan kurumlar, desteğin niteliği ve kullanım alanları kamuoyunun erişebileceği biçimde açıklanmakta mıdır? Şeffaflık konusunda HİZ'e yöneltilen talepler İAF'ın kendi işleyişinde nasıl karşılık bulmaktadır?
15. İAF'ın genel karar ve hesap verme mekanizması nedir? İAF'ın faaliyetlerini, sekretaryayı, çalışma gruplarını, yerel forumları, temsilleri ve mali ilişkileri birlikte değerlendiren dönemsel genel kurul veya benzeri karar organı düzenli olarak toplanmakta mıdır? Bu toplantılarda sekretaryanın ve çalışma gruplarının faaliyetleri değerlendirilmekte midir?
Beş Temel Soru Daha
Yukarıdaki sorular İAF'ın nasıl çalıştığını anlamaya yönelik. Fakat örgütsel demokrasi yöntemlerden ve kurallardan ibaret değil. Nasıl hareket kurduğumuz, hangi tarihsel deneyimlerden beslendiğimiz, kimi politik özne olarak gördüğümüz ve karar hakkını nerede konumlandırdığımız da işleyiş kadar önemlidir.
+1. Hareketin belleği nerede? 2017'de Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu'nun öldürülmesinin ardından Antalya'da yapılan anmayı izleyen forumda, yaşam savunucularına yönelik büyüyen tehdit karşısında ülke ölçeğinde dayanışma ve ortak mücadele ihtiyacı konuşuldu ve bunun gereği de yapıldı. Bu süreç, bireylerin doğrudan dayanışmasına dayanan Karıncalar Ekoloji Ağı ile ekoloji örgütlerini bir araya getiren Ekoloji Birliği gibi iki farklı örgütlenme deneyiminin gelişmesine katkı sundu. Aysin ve Ali Ulvi Dostları da çiftin mücadelesini ve hafızasını yaşatmayı sürdürdü. Bugün yine Antalya'da ortaya çıkan İAF'ın Büyüknohutçu ailesiyle ilişki kurması önemlidir. Peki İAF, aynı mücadele hafızasını taşıyan Karıncalar Ekoloji Ağı, Ekoloji Birliği ve Aysin ve Ali Ulvi Dostlarıyla neden doğrudan ilişki ve istişare kurmadı? Bu yapıların yıllara yayılan deneyimlerinden yararlanılması düşünüldü mü? Burada geçmişteki yapıları model olarak önermiyoruz; yeni bir örgütlenmenin kendisinden önce oluşmuş mücadele hafızası ve deneyimiyle nasıl ilişki kurduğunu soruyoruz.
+2. Köylü ve yerel topluluklar nerede? Yaşam alanlarını savunan insanlar sorunlarını anlatan, görüşleri alınan veya hukuki destek sunulan katılımcılar mı, yoksa kendi yaşam alanlarının geleceği üzerinde karar hakkına sahip politik özneler mi? Köy Hakkı, yerel toplulukların karar hakkı ve yaşam alanları üzerindeki rıza İAF içinde nasıl ele alınmaktadır? Dağın maden sahası, derenin enerji kaynağı veya köyün kamulaştırma alanı ilan edilmesi karşısında "Bu yer hakkında karar verme yetkisini kimden alıyorsunuz?" sorusunun İAF'ın aşağıdan yukarıya örgütlenme anlayışındaki karşılığı nedir?
+3. Emekçi nerede? COP31 bağlamında enerji, maden, sanayi, ulaşım ve tarım alanlarında yaşanacak dönüşümler emekçilerin işini, gelirini, çalışma koşullarını ve yaşadıkları yerlerin geleceğini doğrudan etkileyecektir. Emekçiler ve emek örgütleri İAF'ın toplantılarına davet edilen paydaşlar mı, yoksa iklim adaletinin politik özneleri arasında mı görülmektedir? İAF "adil geçiş" kavramını nasıl ele almaktadır? Üretim ve mülkiyet ilişkilerine dokunmadan gerçekleştirilecek düşük karbonlu dönüşüm yeterli görülmekte midir, yoksa üretimin ne için, nerede ve nasıl yapılacağı, enerji ve üretim araçları üzerindeki denetimin kimde bulunacağı ve dönüşümün bedelini kimin ödeyeceği de tartışılmakta mıdır? Emekçiler dönüşümün sonuçlarından korunacak insanlar mı, yoksa dönüşümün yönünü belirleyecek politik özneler mi?
+4. Kadın nerede? Kadınların İAF toplantılarına katılımının ötesinde gündemlerin oluşturulmasında, kararların alınmasında, sekretaryada, çalışma gruplarında, heyetlerde ve temsil görevlerinde nasıl yeri vardır? Kadınlar iklim krizinden daha fazla etkilenen ve korunması gereken toplumsal kesim olarak mı ele alınmaktadır, yoksa yaşamın üretimi ve yeniden üretimi üzerinde söz ve karar hakkına sahip politik özneler olarak mı görülmektedir? Yerel karar süreçlerinin kendi içindeki erkek egemen ilişkileri aşması için hangi demokratik yöntemler benimsenmektedir? Kararın merkezden yere gelmesi kendi başına yeterli değilse, karar köye gelmiş fakat kadınlara ulaşmamışsa yerel demokrasiden ne ölçüde söz edebiliriz?
+5. Karar nerede? Önceki dört soruyu birbirine bağlayan soru budur. Köylünün yaşam alanı, emekçinin üretim ve çalışma koşulları, kadınların yaşamın üretimi ve yeniden üretimi üzerindeki karar hakkı İAF'ın örgütlenmesinde nasıl karşılık bulmaktadır? Yerel toplulukların sözünü dinlemek ile karar hakkını paylaşmak arasındaki fark nasıl kurulmaktadır? Yerel forumlardan sekretaryaya, koordinasyona veya uzmanlık alanlarına doğru karar mesafesi oluştuğunda bunu azaltacak hangi demokratik mekanizmalar devreye girmektedir?
Burada yeniden yer–karar ilişkisine dönüyoruz: İAF kararları, sonuçlarını yaşayacak insanlara ne kadar yaklaştırabiliyor?
Bir Temenni
Bu yazının HİZ'e karşı İAF'ı veya İAF'a karşı başka bir yapıyı savunan metin olarak okunmasını istemeyiz. Hepimiz aynı mücadelenin farklı yerlerinden geliyoruz. Hepimizin önemli deneyimleri olduğu kadar eksiklikleri de bulunuyor. Ekoloji Birliği'nin, Karıncalar Ekoloji Ağı'nın, HİZ'in, İAF'ın ve içinde bulunduğumuz diğer yapıların kendi deneyimlerinden öğrenmesi gereken çok şey var. Kendimizi bu eleştirinin dışında tutarsak söylediklerimizin anlamı da azalır.
Ekoloji Birliği de bu konuyu kendi bileşenleriyle ele alacaktır. Ardından aynı açıklıkla Karıncalar Ekoloji Ağı'nı da konuşabilmeliyiz.
Bundan önce ve sonra bizi yeniden yan yana getirecek somut nedenlerimiz var. 2 Ekim'de Reşit Kibar'ın altıncı duruşması için Artvin'de olacağız. İstanbul'dan yola çıkacak dayanışma otobüsü bu nedenle ulaşım aracından daha fazla anlam taşıyor; farklı mücadelelerden yaşam savunucularını aynı yolda buluşturuyor. 7 Ekim'de Hakan Tosun için yeniden adliyede olacağız.
Belki de ihtiyacımız olan örgütlenme anlayışının özü burada görülebilir. Benzer düşüncelere sahip olmak zorunda değiliz. Birbirimize yönelik eleştirilerimizi susturmamız da gerekmiyor. Birbirimizi dinleyebilir, eleştirebilir, kendi hatalarımızı görebilir ve yine de aynı otobüse binebilir, aynı duruşmanın önünde durabilir, aynı yaşam alanını birlikte savunabiliriz.
Eleştiri düşmanlık değildir; yoldaşlık da birbirimizin yaptığı her şeyi onaylamak anlamına gelmez. Birbirimizin emeğinin boşa gitmemesini ve verilen emeğin hedefini bulmasını sağlamaya çalışmak da yoldaşlığın parçasıdır.
HİZ'e yönelttiğimiz sorulara hala açık ve somut cevaplar bekliyoruz. İAF'a yönelttiğimiz 15+5 sorunun da aynı açıklıkla konuşulmasını diliyoruz. Sorularımızın bazılarının kolay cevapları olabilir. Bazı belgeleri görmemiş, bazı kararları duymamış olabiliriz. Bunların paylaşılması bizi de düzeltir ve ortak bilgimizi geliştirir. Bazı soruların cevabı henüz oluşmamış olabilir. Bu da başlı başına suçlama nedeni değildir. Örgütlenmeler süreç içinde oluşur, eksiklerini görür, değişir ve kendilerini yeniden kurarlar. Biz de öyle.
Önemli olan birbirimize soru sorabileceğimiz ve cevaplarımızı birlikte tartışabileceğimiz zemini kaybetmemektir. Savunduğumuz dünya ile kurduğumuz örgütler arasında ilişki olmak zorunda. Merkeziyetçiliğe karşı çıkarken kendi merkezlerimizi yaratmamalı; şirketlerin ve devletlerin yaşam alanları hakkında uzaktan karar vermesine itiraz ederken kendi örgütlerimizde kararları insanlardan uzaklaştırmamalıyız. Demokrasiyi gelecekte kurulacak başka dünyanın vaadi olarak değil, bugünkü mücadelemizin içinde kurmaya çalışmalıyız.
Bu nedenle "Karar nerede?" sorusunu HİZ'e, İAF'a, Ekoloji Birliği'ne, Karıncalar'a ve kendi bulunduğumuz bütün yapılara yöneltebilmeliyiz. Ardından daha zor olan soruyu birlikte sormalıyız:
Kararı, sonuçlarını yaşayacak insanlara ne kadar yaklaştırabiliyoruz?
Forumun anlamını da belki burada aramak gerekir. Hazır ve kusursuz modelimiz olmayabilir. Fakat birbirimizi dinleyebildiğimiz, yetkiyi paylaşabildiğimiz, eleştiriden korkmadığımız ve kararları yaşamın içindeki insanlara yaklaştırabildiğimiz ölçüde daha demokratik yolu birlikte kurabiliriz.
Belki "Forum böyle m'olur?" sorusuna verilebilecek en mütevazı cevap da budur:
Birlikte ararsak olabilir.
—
Dipnotlar
¹ İsmail Akyıldız, "Halkların Zirvesi: Kimlerle? Hangi İlkelerle?", Yeşil Direniş, 17 Eylül 2026.
² İsmail Akyıldız, "Yaşam Savunusu Fonla Değil, Yürekle Yapılır!", Yeşil Direniş, 21 Mart 2026.
³ İsmail Akyıldız, "Kararı Yere Yaklaştırmak: Yer–Karar İlişkisi ve Yer–Karar Mesafesi", Yeşil Direniş, 30 Eylül 2026.
KARARI YERE YAKLAŞTIRMAK / Merkez-Çevre ve Yer-Karar İlişkisi
⁴ İsmail Akyıldız, "Köyler ve Kentler: Yaşam Hakkı Ortak Değerimizdir", Yeşil Direniş, 21 Şubat 2026. Metin, 12 Şubat 2026'da İstanbul Barosu'nun Galata'daki binasında gerçekleştirilen "Acele Kamulaştırmaya Karşı Yaşam Hakkı Forumu"ndan hareketle kaleme alınmıştır.
https://www.yesildirenis.com/2026/02/21/koyler-ve-kentler-yasam-hakki-ortak-degerimizdir/
⁵ İsmail Akyıldız, "Köy Devletten, Şehirden, Piyasadan Daha Eski ve Daha Köklüdür!", Yeşil Direniş, 20 Temmuz 2026.
https://www.yesildirenis.com/2026/07/20/koy-devletten-sehirden-ve-piyasadan-daha-eskidir
⁶ İsmail Akyıldız, "Tarihlerini Yazma Hakkı Köylülerindir! / Benjamin, Gramsci ve Postkolonyal Düşünce Işığında Köy Hakkı", Yeşil Direniş, 21 Temmuz 2026.
https://www.yesildirenis.com/2026/07/21/tarihi-yazma-hakki-koylulerindir-benjamin-gramsci-ve-postkolonyal-dusunce-isiginda-koy-hakki
⁷ İsmail Akyıldız, "Bergama'dan Cankurtaran'a: Reşit Kibar Davası ve Köy Hakkı", Yeşil Direniş, 12 Mayıs 2026.
https://www.yesildirenis.com/2026/05/12/bergamadan-cankurtarana-resit-kibar-davasi-ve-koy-hakki
…
NOT: Yazının kaleme alınış tarihi 30 Eylül 2026 son güncelleme tarihi 3 Ekim 2026. Eleştiri ve tartışmalar devam ettiğinden eksik bilgiler ve anlam kaymalarını yönelik son eleştiriler de dikkate alınarak üçüncü ve son kez güncellenecektir. Katkı veren yaşam savunucusu dostlara teşekkür ediyoruz.
Kaynak: Yesildirenis


